İnsanları bu zamana kadar neden yakın hissetmediğimin nedenini, tam olarak bilebilme ihtimalim az olsa da tahminlerim var. Buradaki insanlardan kastım: ailem ve yakın akrabalarım dışındakiler. Onları bu zamana kadar gerçekten hiç sevemedim, yakınlaştığımda kendimi çok tuhaf hissediyorum. Aynı dili konuşsakta, çözemediğim bir yabancılık hissi duyuyorum o kişilere karşı. Onlardan biriymiş gibi davranmaya çalıştığımda ise durum daha da berbat bir hâl alıyor. Kendimi bir ajan yada biri tarafından görevlendirilmiş köstebek gibi hissediyorum. O kadar çok tanıdım ve ezberledim ki sistemlerini, söyledikleri her söz sanki bir öncekinin tekrarıymış gibi geliyor. Tabi ki küçümsemiyorum benden farklı olanları, onları aşağlamak için yazmıyorum şuan okuduklarınızı. Neye göre savunma mekanizması kuruyorlar kendilerine? Bir kavramı savunurken dikkat ediyorum onlara, sanki tartışma konusu yokmuş gibi geliyor, bir iki diyalog sonrasında savunması gereken, inandığı kavramken; birden kendini daha fazla önemsediği için kendini koyuyor ön plana. Hepiniz; tüm insanlar, kabul benden daha iyisiniz, daha mantıklısınız, daha tutarlısınız ama şu soruma cevap verin, neden bir kişinin düşüncesine saygı duyamazsınız?
İnsanların korkuları belirler yapacaklarını. Bir durumun olmasından korkmak, sizi iyi yada kötü eylemlere iter ve bu hâl; sizi başarılı yahutta başarısız biri yapar. İnsanların kaderi ise; korktukları durumlardan belli olur. Yani; insanları yöneten korkularıdır.
Kolay elde edilen mutluluk sonucu, insanlar gülerek sevinirler; Hırsla, azimle, savaşarak kazanılan bir zafer sonucu ise; bağırarak sevinirler.
Eğer şimdiki insan özünde iyi bir varlık olsaydı, politikaya ihtiyaç duyulmazdı.
Çalmayın kapımı tiksiniyorum, yüzünüzü görmekten
Nasıl savunduğunuzu gösteriyorsunuz aslında endişelerinizi anlatırken
Bomboş ve hissiz bir kalbim olsa da, temizdir sizin fikrinizden
Yok olmalısınız, daha hayırlı olur eylemlerinizin tümünden
27 Şubat 2012 Pazartesi
23 Şubat 2012 Perşembe
Nietzsche'nin ahlak anlayışı, kader ve gizemin gereklilikleri.
2-3 gün kadar bir süre oldu yazmayalı, beden dersi yüzünden kaynaklandı bu durum. Hoca beni öyle bir yordu ki; canım hiç bir şey yapmak istemiyordu, pc başında otururken belim ağrıyordu, sürekli bir halsizlik, bir yorgunluk vardı üzerimde. Aklıma çok güzel düşüncelerde gelmişti aslında ama üşendim açıkçası yazmaya. Sanki burayı biri okuyormuş gibi konuşuyorum değil mi ? okumayan kimse olmasa da belkide ölünce yazılarım biri tarafından okunur ve anlaşılır. Tek beklentim: birilerinin benim hakkımda, bende olmayan kötülükleri düşünmemesi.
İnsan ne kadar tuhaf bir varlıktır kardeşlerim. Anlamadan yaşar, emin olmadan inanmak ister, milyonlarca belkide trilyonlarca insan ölmüşken hala daha bin yıllık ömrü olduğunu zanneder. Belkide ölüm günümüzü bilseydik şuan tüm dünyadaki insanlar intihar etmişti.Tüm sorular, her olgu aklımızda kesin bir yargı oluşturabilseydi tüm insanlar delirmiş vaziyette olurlardı. Bu gizem, bu kuşku; bizi ayakta tutan ve yaşamımızdaki dengeyi sağlayan varlıktır, her ne kadar bizim için sorun olan onlarmış gibi düşünsekte.
Kader nedir kardeşlerim, yaşanılan tüm meseleler mi ? Hayatımızdaki önemli kararları verdiğimiz an mı ? Kader sadece doğum, ölüm yada elimizde olmadan gerçekleşen olaylar mıdır sizce? Daha ilkokul çocuğuna öğretirler kaderi ve çocuk 50 yaşına gelip bir birey olduğunda bile, tam olarak cevaplaması zor olabilir bu soruyu. Kader her şeydir dostlarım, elinizi şuanda havaya kaldırmanız, bu yazıyı okumanız, kendinizden şüphe etmeniz bile kaderdir. İnsan beynine düşünce gelir, siz o düşünce üzerine düşünürsünüz ve böylece bir fikir oluşturduğunuzu zannedersiniz. Ama beyninize gelen düşünceyi sizin belirleme olanağınız yoktur. Bu yoldan hareketle, kader her şeydir. Suç ve Ceza romanını çoğu kişi okumuştur, bilinen bir romandır. Aramızda Raskolnikov'u sevmeyen var mıdır? hatta onun gibi olmak isteyenlerin bile var olduğu kanaatindeyim. Tüm bu beğenilere rağmen Raskolnikov aslında bir katildi. Raskolnikov'un eyleme geçişini ve bu geçiş sırasında yaşadığı ince, çok kısa ve üzerine mantıklı düşünemediği zamanlarda aldığı kararlar; onun elini kolunu bağlamış ve onu istem dışı olarak bir hayata sürüklüyordu. Sizde bunu hissetmişsinizdir ve bu yüzden onu sevdiniz. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza adlı romanında anlatmak istediği: alınan kararların nasılda ince, çok kısa ve üzerine mantıklı düşünemediği zamanlarda alındığıyla alakalıdır; yani insan yaşantısının gidişatı bireyin elinde olmadığını anlatır, yapılan eylemlerin nedeninin bilinemeyeceğini anlatır. Nietzsche'nin de bu yüzden Dostoyevski'yi sevdiğini ve ona övgüde bulunduğunu düşünüyorum; kader konusunda Nietzsche ile aynı görüşü savunduğu için.
Nietzsche'nin ahlak ve sorumluluk anlayışı üzerine yazmış olduklarını da alıntı yaparak sonlandırıyorum yazımı. Birine sorumluluk atfetmek amacıyla kullandığımız duyumsamaların, yani güya ahlaki duyumsamaların tarihi şu başat aşamalardan geçer. Başlangıçta nedenleri hakkında herhangi bir kaygı taşımak yerine, yani yalnızca onların yararlı ya da zararlı sonuçları hakkındaki bir değerlendirmeden hareketle tek tek eylemleri iyi ya da kötü olarak adlandırırız. Ama verdiğimiz bu anlamların kökenini kısa süre sonra unuturuz ve ''iyi'' yada ''kötü'' niteliğinin, onların sonuçlarından bağımsız olarak, bizzat eylemlerin doğasında olduğunu tasavvur ederiz: Taşın kendisini katı, ağacı ise yeşil olarak tanımlayan dille aynı hatayı yaparak - yani bir sonucu neden olarak kavrayarak. Ardından iyiyi ya da kötüyü nedenlere yerleştiririz ve eylemlerin kendilrinii ahlaki bakımdan belirsiz olarak değerlendiririz. Daha da ileriye giderek artık iyi yada kötü eylemlerini tek tek nedenlere değil, bunun yerine tıpkı bir bitkinin topraktan yetişmesi gibi, nedenin çıktığı kişinin tüm varlığına atfederiz. Böylece kişiyi sırasıyla sonuçlarının, ardından eylemlerinin,ardından nedenlerinin ve nihayet varlığının sorumlusu haline getiririz. En sonunda bu varlığın bile, tamamen zorunlu bir sonuç, geçmiş ve şimdi şeylerin öğelerinin ve etkilerinin bir somutlaşması sebebiyle, sorumlu olamayacağını keşfederiz.
İnsan ne kadar tuhaf bir varlıktır kardeşlerim. Anlamadan yaşar, emin olmadan inanmak ister, milyonlarca belkide trilyonlarca insan ölmüşken hala daha bin yıllık ömrü olduğunu zanneder. Belkide ölüm günümüzü bilseydik şuan tüm dünyadaki insanlar intihar etmişti.Tüm sorular, her olgu aklımızda kesin bir yargı oluşturabilseydi tüm insanlar delirmiş vaziyette olurlardı. Bu gizem, bu kuşku; bizi ayakta tutan ve yaşamımızdaki dengeyi sağlayan varlıktır, her ne kadar bizim için sorun olan onlarmış gibi düşünsekte.
Kader nedir kardeşlerim, yaşanılan tüm meseleler mi ? Hayatımızdaki önemli kararları verdiğimiz an mı ? Kader sadece doğum, ölüm yada elimizde olmadan gerçekleşen olaylar mıdır sizce? Daha ilkokul çocuğuna öğretirler kaderi ve çocuk 50 yaşına gelip bir birey olduğunda bile, tam olarak cevaplaması zor olabilir bu soruyu. Kader her şeydir dostlarım, elinizi şuanda havaya kaldırmanız, bu yazıyı okumanız, kendinizden şüphe etmeniz bile kaderdir. İnsan beynine düşünce gelir, siz o düşünce üzerine düşünürsünüz ve böylece bir fikir oluşturduğunuzu zannedersiniz. Ama beyninize gelen düşünceyi sizin belirleme olanağınız yoktur. Bu yoldan hareketle, kader her şeydir. Suç ve Ceza romanını çoğu kişi okumuştur, bilinen bir romandır. Aramızda Raskolnikov'u sevmeyen var mıdır? hatta onun gibi olmak isteyenlerin bile var olduğu kanaatindeyim. Tüm bu beğenilere rağmen Raskolnikov aslında bir katildi. Raskolnikov'un eyleme geçişini ve bu geçiş sırasında yaşadığı ince, çok kısa ve üzerine mantıklı düşünemediği zamanlarda aldığı kararlar; onun elini kolunu bağlamış ve onu istem dışı olarak bir hayata sürüklüyordu. Sizde bunu hissetmişsinizdir ve bu yüzden onu sevdiniz. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza adlı romanında anlatmak istediği: alınan kararların nasılda ince, çok kısa ve üzerine mantıklı düşünemediği zamanlarda alındığıyla alakalıdır; yani insan yaşantısının gidişatı bireyin elinde olmadığını anlatır, yapılan eylemlerin nedeninin bilinemeyeceğini anlatır. Nietzsche'nin de bu yüzden Dostoyevski'yi sevdiğini ve ona övgüde bulunduğunu düşünüyorum; kader konusunda Nietzsche ile aynı görüşü savunduğu için.
Nietzsche'nin ahlak ve sorumluluk anlayışı üzerine yazmış olduklarını da alıntı yaparak sonlandırıyorum yazımı. Birine sorumluluk atfetmek amacıyla kullandığımız duyumsamaların, yani güya ahlaki duyumsamaların tarihi şu başat aşamalardan geçer. Başlangıçta nedenleri hakkında herhangi bir kaygı taşımak yerine, yani yalnızca onların yararlı ya da zararlı sonuçları hakkındaki bir değerlendirmeden hareketle tek tek eylemleri iyi ya da kötü olarak adlandırırız. Ama verdiğimiz bu anlamların kökenini kısa süre sonra unuturuz ve ''iyi'' yada ''kötü'' niteliğinin, onların sonuçlarından bağımsız olarak, bizzat eylemlerin doğasında olduğunu tasavvur ederiz: Taşın kendisini katı, ağacı ise yeşil olarak tanımlayan dille aynı hatayı yaparak - yani bir sonucu neden olarak kavrayarak. Ardından iyiyi ya da kötüyü nedenlere yerleştiririz ve eylemlerin kendilrinii ahlaki bakımdan belirsiz olarak değerlendiririz. Daha da ileriye giderek artık iyi yada kötü eylemlerini tek tek nedenlere değil, bunun yerine tıpkı bir bitkinin topraktan yetişmesi gibi, nedenin çıktığı kişinin tüm varlığına atfederiz. Böylece kişiyi sırasıyla sonuçlarının, ardından eylemlerinin,ardından nedenlerinin ve nihayet varlığının sorumlusu haline getiririz. En sonunda bu varlığın bile, tamamen zorunlu bir sonuç, geçmiş ve şimdi şeylerin öğelerinin ve etkilerinin bir somutlaşması sebebiyle, sorumlu olamayacağını keşfederiz.
19 Şubat 2012 Pazar
Gece
Bugün aklıma yine bir ton düşünce geldi. Onları genelde uyurken; daha doğrusu uyumaya çalışırken yakalıyorum. Neden şuan aklıma hiç bir şey gelmiyor? o alengirli sözlerden bazıları mesela ama en azından yazabiliyorum; yazmam gerekiyor neden diye soracak olursanız sizlere verecek cevabım şu olurdu: yazmak insanın duygularını: ağır hissettiği üzerinde bir yük oluşturan duygularını birileriyle paylaşmaya yada ne bileyim birilerinin artık o sırları sır diyorum çünkü; önemli olan her saklı bilgi sır değildir; sır az kişinin bildiği şeylerdir. Sakladığım anlamları artık birilerinin görebilmesine izin veriyorum ve böylelikle daha hafif hissediyorum kendimi; her ne kadar düşüncelerime sonra baktığımda içim acısa da, bu durumun kötü yanı iyi yanı ise; yazmalarımı eleştirecek bir tavır sergiliyor olabilmem.
Gelelim konumuza; yani şu düşüncelerim: kendi kendimle muhabbet ederken yaptığım tespitler. Ölümü çok düşündüm bu zamana kadar, ölümden sonrası nasıl bir yerdir diye yada neden yaşıyoruz ki bizim için ölüm önemli olsun? neden yaşadığımı, neden intihar etmediğimi, neden psikopat biri olmadığımı; şu cümlelerle açıklamıştım bir keresinde ''İnsanı yaşamaya ikna eden, yaşamını anlamlı kılan; kendinde bulduğu ve kimsede göremediği olgudur.'' hala da böyle düşünüyorum çünkü; gerçekten durum böyle. Eğer bu sizde göremediğim olguyu söyleme olanağım olsaydı; söylerdim ama söylemeyeceğim. O, farkın her hangi birinde olması; beni cidden üzer yada onunla dalga geçilmesi. Az önce belirttiğim söz üzerine biri bana sen maddeci misin? lafını söyleyince gerçekten şaşırdım. Maddeciliğin ne olduğunu bilmiyorum; sanırsam materyalist demek istiyordu. Sonradan bu maddeci sıfatını çok duymaya başladım. Ve anladım ki; aha işte yeni bir dillere pelesenk olmuş saçmalık; tıpkı ''2 kişi konuşurken 3.ye bilmem ne düşer'' denmesi kadar aptalca dürtüyle bana karşı söylenmiş bir söz. Sözüme karşılık yapılan bana bu yakıştırma karşısında tekrar baktım ve anlatmaya çalıştığım; din kavramını hiçe sayarak anlatılmış gibi bir izlenim oluşturabilir; bazı ön yargılı kafalar tarafından. Onlara göre insanı hayata bağlayan dindir, insanın yaşamasının sebebi dindir. Bense olaya tamamen farklı açıdan bakıyorum, dinin gerçeklerini kabul etmiyorum değil; sadece kendi fikrimi yazmam beni nasıl bir kişiliğe büründürdü buna çok şaşırdım, gerçekten.
İnsanların yapmış oldukları davranışlara bakıyorum da çoğumuz bir hain sayılabiliriz. En içten sevdiğimiz varlıkları, en duygusal bağlarımızı nasıl olur da satarız? nasıl olur da onları değersiz bir şeymiş gibi çalarız? İlişki durumunda kadın ve erkeğin göstermiş olduğu dikkatimi çeken inanılmaz bir olay var.Bende yaşadım bunu; En sevdiğim en düşündüğüm,En önemsediğim varlığını sürekli yanımda hissettiğim bir kızı; yaptığı ufak bir hata sonucu, kanlım belledim.ondan o kadar tiksindim ki; hâla ondan nefret etmeme sebep oluyor o tiksinti. Nasıl bu kadar tüm o duyguları bir çırpıda silip atabiliyor ve yerine belki ondan daha güçlü nefreti koyabiliyoruz? Nasıl olur da aşkım, sevgilim, canım, dünyam diyebildiğiniz bir kişi için; ''5 dk lık'' bir karar değişmesiyle orospu, iki yüzlü, şeytan diyebiliyoruz. Bu garip meselelerden bir diğeri ise; en sevdiğimiz, örnek aldığımız; ruhumuzun anlatıcıları olan yazarların, müzisyenlerin emeklerini bir bedel ödemeden almak, bu onları yağmalamaktır. Onun için iyi bir şey yapmadığın birinin nasıl olur da hayranı olursun ?
İnsanların özünün bir kişiye benzetilmesi; içimi karartan diğer saçmalıklardan bir tanesidir. Bir söz söylüyorsunuz; aynı filozofların konuşması gibi konuşma cevabını alıyorsunuz. Bir şiir yazıyorsunuz; vay be adam şairmiş cevabı ve ardından insanlar sizinle dalga geçiyor, o benzetmeleri yaparak ciddiye almadığını belirtme ihtiyacı duyuyor. Bu durum; her ne kadar fark edilmese de bir çocuğun inanarak ve severek yaptığı resmi size gösterdiğinde, resme tükürmenizden farksız değil.
Gelelim konumuza; yani şu düşüncelerim: kendi kendimle muhabbet ederken yaptığım tespitler. Ölümü çok düşündüm bu zamana kadar, ölümden sonrası nasıl bir yerdir diye yada neden yaşıyoruz ki bizim için ölüm önemli olsun? neden yaşadığımı, neden intihar etmediğimi, neden psikopat biri olmadığımı; şu cümlelerle açıklamıştım bir keresinde ''İnsanı yaşamaya ikna eden, yaşamını anlamlı kılan; kendinde bulduğu ve kimsede göremediği olgudur.'' hala da böyle düşünüyorum çünkü; gerçekten durum böyle. Eğer bu sizde göremediğim olguyu söyleme olanağım olsaydı; söylerdim ama söylemeyeceğim. O, farkın her hangi birinde olması; beni cidden üzer yada onunla dalga geçilmesi. Az önce belirttiğim söz üzerine biri bana sen maddeci misin? lafını söyleyince gerçekten şaşırdım. Maddeciliğin ne olduğunu bilmiyorum; sanırsam materyalist demek istiyordu. Sonradan bu maddeci sıfatını çok duymaya başladım. Ve anladım ki; aha işte yeni bir dillere pelesenk olmuş saçmalık; tıpkı ''2 kişi konuşurken 3.ye bilmem ne düşer'' denmesi kadar aptalca dürtüyle bana karşı söylenmiş bir söz. Sözüme karşılık yapılan bana bu yakıştırma karşısında tekrar baktım ve anlatmaya çalıştığım; din kavramını hiçe sayarak anlatılmış gibi bir izlenim oluşturabilir; bazı ön yargılı kafalar tarafından. Onlara göre insanı hayata bağlayan dindir, insanın yaşamasının sebebi dindir. Bense olaya tamamen farklı açıdan bakıyorum, dinin gerçeklerini kabul etmiyorum değil; sadece kendi fikrimi yazmam beni nasıl bir kişiliğe büründürdü buna çok şaşırdım, gerçekten.
İnsanların yapmış oldukları davranışlara bakıyorum da çoğumuz bir hain sayılabiliriz. En içten sevdiğimiz varlıkları, en duygusal bağlarımızı nasıl olur da satarız? nasıl olur da onları değersiz bir şeymiş gibi çalarız? İlişki durumunda kadın ve erkeğin göstermiş olduğu dikkatimi çeken inanılmaz bir olay var.Bende yaşadım bunu; En sevdiğim en düşündüğüm,En önemsediğim varlığını sürekli yanımda hissettiğim bir kızı; yaptığı ufak bir hata sonucu, kanlım belledim.ondan o kadar tiksindim ki; hâla ondan nefret etmeme sebep oluyor o tiksinti. Nasıl bu kadar tüm o duyguları bir çırpıda silip atabiliyor ve yerine belki ondan daha güçlü nefreti koyabiliyoruz? Nasıl olur da aşkım, sevgilim, canım, dünyam diyebildiğiniz bir kişi için; ''5 dk lık'' bir karar değişmesiyle orospu, iki yüzlü, şeytan diyebiliyoruz. Bu garip meselelerden bir diğeri ise; en sevdiğimiz, örnek aldığımız; ruhumuzun anlatıcıları olan yazarların, müzisyenlerin emeklerini bir bedel ödemeden almak, bu onları yağmalamaktır. Onun için iyi bir şey yapmadığın birinin nasıl olur da hayranı olursun ?
İnsanların özünün bir kişiye benzetilmesi; içimi karartan diğer saçmalıklardan bir tanesidir. Bir söz söylüyorsunuz; aynı filozofların konuşması gibi konuşma cevabını alıyorsunuz. Bir şiir yazıyorsunuz; vay be adam şairmiş cevabı ve ardından insanlar sizinle dalga geçiyor, o benzetmeleri yaparak ciddiye almadığını belirtme ihtiyacı duyuyor. Bu durum; her ne kadar fark edilmese de bir çocuğun inanarak ve severek yaptığı resmi size gösterdiğinde, resme tükürmenizden farksız değil.
17 Şubat 2012 Cuma
Uzun bir aradan sonra tekrar.
''Uzun bir aradan sonra tekrar'' başlığını yazdığımda kendimi sanki binlerce takipçim var ve benim yazmamı bekliyorlarmış gibi hissettim ama tamamen başlık bulamadığımdan yazdığımı belirteyim. Çok fazlaca şey düşünüyorum eskisi gibi. Bugün artık sürekli buraya yazma kararı aldım neden mi ? çünkü; noktalama işaretlerini doğru kullanarak yazmayı öğrenmek istedim ve çok fazla düşündüğüm için; aklıma takılan benim hoşuma giden sözler, meseleler, sorular oluyor; onları buraya kaydetmek istiyorum.
Evet, sonunda gelebiliriz işin heyecanlı kısmına daha doğrusu anlamlı kısmına. Din hakkında ve dualar hakkında yazacağım. İslam dinine inancım tabi ki var ama sorularımda var. neden arabistan da bir yere geliyor vahi ? o zamanlar tabi ki amerika keşfedilmemişti, insanların dağılımlarını hesaplayamayız ama dil konusunda bir ortak karara varabiliriz diye düşünüyorum; eğer islam dini ingilizce gelmiş olsaydı, sizce de herkesin Kuran-ı Kerim okuması daha kolay olmaz mıydı ? Her şeyi açıklayan ve bizim için hayatın tamamen anlamı olan kutsal kitap anlayamadığımız karmakarışık olan bir dille geliyor peki neden ? ''nedenlerini sorma diyeceksiniz her şeyin cevabı Allahtır.'' diyeceksiniz ama cevaplanamayan çok soru varsa yada her şeyin cevabı Allahtır tavsiyesine hangi akılla, hangi mantıkla inanmak istiyorsunuz? hayatın tamamen anlamı olan bir şeyden kuşkulanıyorsunuz cevap bulamıyorsunuz, sonrada boş ver inanmak istiyorum diyorsunuz peki; sizin inancınız bir şeye inanmak isteme inancı mı ? yoksa; mantıklı bulduğunuz ve tüm kalbinizle inandığınız bir inanç mı olması gerekiyor?
Şeytanla Allah'ın yapmış olduğu bir antlaşma var. Bildiğime göre de anlaşma şöyle: Allah Şeytana bir süre veriyor yani kıyamete kadar şeytan inananları dinden uzaklaştırmaya çalışacak peki bende bunları düşündüm: İnsan yaklaşık 200.000 yıldır dünyada var. islam ise; 1441 yıldır var. İslamdan önceki yakın dönemleri az çok tahmin edebiliyorum o zamanlarda tabi ki hak din vardı ama şuan bulunduğumuz durumdan daha karmaşık bir inanç dağılımı olduğunu düşünüyorum. demek istediğim şu: geçmiş dönemlerden bu döneme müslümanların sayısı dünya nüfusunun 7/1 kadar, cenetti hak edenlerin sayısını kendiniz düşünün. Bu durumda, şeytan başarılı olmuş olmuyor mu ? Bir din hocasından bu soruya aldığım cevap şöyleydi: Allah benim sadece sadık kullarım inancından vazgeçmeyecek, insanlara baktığımızda inananların sayısının daha az olduğunu göreceğiz yazıyormuş. Ben bu cevap üzerine tatmin olmuştum sonradan aklıma bir soru daha geldi peki; Şeytan bu anlaşmada haklı çıktığında ne olacak? Şeytanın bir beklentisi yok mu ?
Bazende dualarıma ve insanların dualarına bakıyorum. Allahım inşallah inşallah sınavı kazanırım yada ne bileyim Allahım inşallah biriktirdiğim parayla çok iyi marka bir bilgisayar alırım. Hâşâ ben Allah olsam tüm bu anlamların içerisinde değerli amaçların olmasını bekler ve insanların böyle bir şey için dua ettiklerine üzülür, dualarını kabul etmezdim diyorum.
Ve aklıma gelen film repliğine benzer nitelikte bir söz: Bana bir duygu öldürme izni verilse; hiç düşünmeden gururu yok ederdim.
Saygılarımla Acemi yazar
Evet, sonunda gelebiliriz işin heyecanlı kısmına daha doğrusu anlamlı kısmına. Din hakkında ve dualar hakkında yazacağım. İslam dinine inancım tabi ki var ama sorularımda var. neden arabistan da bir yere geliyor vahi ? o zamanlar tabi ki amerika keşfedilmemişti, insanların dağılımlarını hesaplayamayız ama dil konusunda bir ortak karara varabiliriz diye düşünüyorum; eğer islam dini ingilizce gelmiş olsaydı, sizce de herkesin Kuran-ı Kerim okuması daha kolay olmaz mıydı ? Her şeyi açıklayan ve bizim için hayatın tamamen anlamı olan kutsal kitap anlayamadığımız karmakarışık olan bir dille geliyor peki neden ? ''nedenlerini sorma diyeceksiniz her şeyin cevabı Allahtır.'' diyeceksiniz ama cevaplanamayan çok soru varsa yada her şeyin cevabı Allahtır tavsiyesine hangi akılla, hangi mantıkla inanmak istiyorsunuz? hayatın tamamen anlamı olan bir şeyden kuşkulanıyorsunuz cevap bulamıyorsunuz, sonrada boş ver inanmak istiyorum diyorsunuz peki; sizin inancınız bir şeye inanmak isteme inancı mı ? yoksa; mantıklı bulduğunuz ve tüm kalbinizle inandığınız bir inanç mı olması gerekiyor?
Şeytanla Allah'ın yapmış olduğu bir antlaşma var. Bildiğime göre de anlaşma şöyle: Allah Şeytana bir süre veriyor yani kıyamete kadar şeytan inananları dinden uzaklaştırmaya çalışacak peki bende bunları düşündüm: İnsan yaklaşık 200.000 yıldır dünyada var. islam ise; 1441 yıldır var. İslamdan önceki yakın dönemleri az çok tahmin edebiliyorum o zamanlarda tabi ki hak din vardı ama şuan bulunduğumuz durumdan daha karmaşık bir inanç dağılımı olduğunu düşünüyorum. demek istediğim şu: geçmiş dönemlerden bu döneme müslümanların sayısı dünya nüfusunun 7/1 kadar, cenetti hak edenlerin sayısını kendiniz düşünün. Bu durumda, şeytan başarılı olmuş olmuyor mu ? Bir din hocasından bu soruya aldığım cevap şöyleydi: Allah benim sadece sadık kullarım inancından vazgeçmeyecek, insanlara baktığımızda inananların sayısının daha az olduğunu göreceğiz yazıyormuş. Ben bu cevap üzerine tatmin olmuştum sonradan aklıma bir soru daha geldi peki; Şeytan bu anlaşmada haklı çıktığında ne olacak? Şeytanın bir beklentisi yok mu ?
Bazende dualarıma ve insanların dualarına bakıyorum. Allahım inşallah inşallah sınavı kazanırım yada ne bileyim Allahım inşallah biriktirdiğim parayla çok iyi marka bir bilgisayar alırım. Hâşâ ben Allah olsam tüm bu anlamların içerisinde değerli amaçların olmasını bekler ve insanların böyle bir şey için dua ettiklerine üzülür, dualarını kabul etmezdim diyorum.
Ve aklıma gelen film repliğine benzer nitelikte bir söz: Bana bir duygu öldürme izni verilse; hiç düşünmeden gururu yok ederdim.
Saygılarımla Acemi yazar
Kaydol:
Yorumlar (Atom)